İstanbul’dan mektuplar

Darbe paranoyasının ekmeğini yemek: Çikolata bitti, amiral verelim

Von Bülent Mumay
07.04.2021
, 15:57
Ekonomik, siyasi, diplomatik sorunların hiçbirini çözemeyen AKP, yapılacak ilk adil seçimlerde iktidarı kaybedeceğinin farkında. En ufak hak talebini şiddetle bastıranlar, kendi elleriyle ortadan kaldırdıkları demokrasiyi “darbe” paranoyasıyla sahiplenmeye çalışıyor.

Türkiye’de herhangi bir partinin iktidara gelmesinin yegâne gayesi, ülkeyi yönetmek ya da toplumun genelinin refahını artırmak değildir. Bu ülkede siyaset; özellikle kendisini iktidara getiren seçmen kitlesini iktidarın nimetlerinden faydalandırma, yeniden seçmeleri için bir tür rüşvetle ikna etme sanatıdır. Bunun çeşitli yöntemleri vardır; partili işsizlere devlet kadrolarında iş bulmak, en yoksul partililere sosyal yardım dağıtmak, partinin faaliyetlerini finanse edecek işadamlarına devlet ihaleleri vermek gibi… Ülkeyi yönetenlerin kendilerinin ve yakınlarının ani zenginleşmeleri konusuna girmek, size yazdığı mektupları İstanbul’dan gönderen bir gazeteci için çok güvenli olmayabilir. Meselenin bu kısmını hayal gücünüze bırakıyorum.

Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne
Alman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın

2002’de seçimlere girerken gelir eşitsizliğini ortadan kaldırmak vaadiyle oy toplayan AKP’nin 19 yıllık iktidarında Türkiye’deki gelir uçurumu katbekat arttı. Türkiye tüm OECD üyeleri arasında Meksika ve Şili'den sonra gelir dağılımı en bozuk 3'üncü ülke haline geldi. AKP birilerini milyarder yaparken; toplumun yüzde 50’sini, yaklaşık 250 Euro’luk asgari ücrete mahkum etti. Ancak bu durumun, alt sınıflarda memnuniyetsizliğe yol açmaması, seçmen eğilimlerinin değişmemesi için toplumun neredeyse yüzde 35’ini sosyal yardımlarla destekliyorlar. İktidar, yarattığı bir tür saadet zinciriyle en alttaki seçmenden, en tepedekine kadar tüm partilileri yarattığı rantın paydaşı haline getiriyor. Elbette herkes saadet zincirindeki yerine göre o nimetlerden pay alıyor.

Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya düşen iki görüntü, AKP’nin kurduğu saadet zincirine dair “omerta”yı fâş etti. AKP için çalışan alt düzeydeki iki kişinin görüntüleri, en koyu Erdoğan hayranlarında bile hayal kırıklığına yol açtı. Görüntülerden ilki, AKP’nin Ankara’daki genel merkezinde çalışan 28 yaşındaki Kürşat Ayvatoğlu’nun oldukça pahalı bir cipin içinde kokain kullandığını gösteriyordu. Mesele sadece madde kullanımı olsa, muhafazakar bir partide çalışan gencin özel hayatındaki çelişki olarak görülüp es geçilebilirdi. Ancak bu görüntünün sosyal medyaya düşmesinin ardından Ayvatoğlu’nun yaşadığı zenginliğe ilişkin ortaya çıkan detaylar, sıradan AKP seçmenlerinde de soru işaretleri yarattı. Neredeyse asgari ücret kadar maaş alan bir gencin nasıl 3-4 tane lüks aracı olabilirdi? Pahalı takım elbiselerle katıldığı partilerde, revü kızlarıyla kadeh tokuşturma fotoğrafları, AKP’nin İslamcı tabanını şoke edecek cinstendi.

Erdoğan’ın seçmenlerini şaşırtan bir diğer görüntü; AKP’de bir süre milletvekili danışman olarak çalışan birinin, arabasının bagajında yüz binlerce Euro taşıdığını gösteren videoydu. 40 yaşındaki Ömer Faruk Işık, kaynağı belirsiz bu paranın videosunu bizzat çekerek yakınlarıyla paylaşmıştı. Normal bir ülkede, her iki görüntüdeki zenginliğin hesabı sorulurdu. Peki bizde ne oldu dersiniz? Lüks cipteki uyuşturucu görüntüleri, “Kokain değil pudra şekeri” olarak kapatılmak istendi. Kamuoyunun tepkisi üzerine genç partili, kokain kullanmaktan ev hapsine alındı. Lüks hayatının kaynağını ortaya çıkarmak içinse tek bir adım atılmadı. Bagajdaki tomar tomar paraların hesabı soruldu mu dersiniz? Elbette hayır, söz konusu video hakkında yayın yasağı getirildi önce. Yaklaşık 4 milyon Euro’yu, devlete ait bir arazinin satışına aracılık etmesi için sözkonusu AKP’li danışmana rüşvet olarak verdiğini söyleyen işadamı tutuklandı!

AKP’nin kurduğu saadet zincirinin çok da büyük olmayan iki halkası zenginlik içinde yüzerken, milyonlar yoksulluğun pençesinde yaşamaya çalışıyor. Yüzde 30’a varan işsizlik, çok ciddi bir sosyal patlama endişesi yaratıyor. En kalifiye gençlerimiz bile ekmek kapısı bulamıyor. Geçtiğimiz günlerde bir belediyenin açtığı 200 kişilik personel ilanına 52 bin kişi başvurdu. Başvuranlardan 45 bini üniversite mezunu! Asgari ücrete denk bir maaş için kuyruğa girmişlerdi… Devletin politik sebeplerle işsiz bıraktıkları da, karınlarını doyurmak için her şeyi göze alıyor. Erdoğan’ın imzasıyla üniversiteden atılan akademisyenlerden biri, ailesini geçindirebilmek fabrikada işçi olarak çalışmaya başlamıştı. Mustafa Çamaş, devlet üniversitesinden kovulana kadar Biyomühendislik Fakültesi’nde doçent olarak çalışıyordu. Eğitimine uygun hiçbir iş bulamayınca, sünger fabrikasında işçi olmayı kabul etmişti, geçtiğimiz günlerde o fabrikadaki vincin altında kalarak can verdi!

Erdoğan’ın Batı’nın gözünü boyamak için “reform yılı” ilan ettiği 2021’in neredeyse her gününde, temel insan haklarına yönelik saldırılara tanık oluyoruz. Hatırlayanlarınız olacaktır, Erdoğan’ın atadığı rektörü protesto eden Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri tutuklanmıştı. Geçtiğimiz günlerde bu durumu protesto eden arkadaşları gözaltına alındı. Bu kez son gözaltılara karşı adliyenin önünde basın açıklaması yapan öğrenciler gözaltına alındı. Yetmedi, bu gözaltıları takip eden gazeteciler de gözaltına alındı! Distopya gibiyiz; çok katmanlı, çok boyutluyuz. Christopher Nolan’dan Inception ya da Tenet’in bir benzerini Türkiye’de çekmesini isteyebiliriz! Bu filmde, Türkiye gerçeğini fazlasıyla yaşayan sanatçılarımız da rol alabilir. Tıpkı, 80 yaşındaki sinema sanatçısı Nilüfer Aydan gibi… Ünlü oyuncu, sosyal medya hesabından Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla 11 ay hapis cezasına çarptırıldı!

Distopya demişken… George Orwell’ın 1984’ünde bile tasvir edemediği bir gözaltı yöntemine tanık olduk. Geçtiğimiz günlerde Çin Dışişleri Bakanı Türkiye’yi ziyaret etti. Uygur Türkleri, Çinli bakanın Ankara’daki temasları sırasında Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerini protesto etmek için sokağa çıkmak istedi. Bu eylemi organize eden isimlerden Doğu Türkistan Milli Meclis Başkanı Seyit Tümtürk, devletin korona salgını için kullandığı aplikasyonda “kırmızı kod” ile işaretlenerek karantinaya alındı! Kapısına polis gönderildi, hasta olmamasına rağmen sistemde Covid19’lu olarak tanımlanarak sokağa çıkması yasaklandı. Her türlü demokratik eylem, herhangi bir sivil toplum örgütünün genel kurulu korona nedeniyle ertelenirken; Erdoğan partisinin önce il kongrelerini, ardından Ankara’daki genel kongresini topladı. Hem de kapalı spor salonlarında! Erdoğan’ın attığı her adım gibi, bunun bedelini de milletçe ödedik. 10 binin altına düşen günlük vaka sayısı, normalleşme adımlarıyla birlikte 40 bini aştı. Günlük vaka sayısında Avrupa’nın 1’inci, dünyanın ise 4’üncü ülkesi olduk!

Yolsuzluklardan yoksulluğa, demokrasinin ayaklar altına alınmasından salgındaki duruma kadar yaşananlar AKP’ye yönelik kamuoyu desteğini elbette azaltıyor. 2018 seçimlerinde AKP’ye oy vermiş her 3 seçmenden 1’i artık kendisini “kararsız” olarak tanımlıyor. MetroPoll’ün anketine göre bu oran, son bir yıl içinde tam iki kat artmış. Erdoğan, bu tabloyu değiştiremeyince gündemi değiştirmeye çalışıyor. Yine kimlik siyaseti üzerinden koltuğunu korumanın peşinde. En küçük bir hareketi kendisine yönelik darbe girişimi olarak tanımlıyor, mağduriyet üzerinden oy devşirmek istiyor. Ordudan emekli yaklaşık 100 amiralin, 1936’da imzalanan Boğazlar’la ilgili sözleşmenin korunması talebinden “Darbe yapmak istiyorlar” sonuçu çıkarıldı. Yargı hemen harekete geçti, imzacılara darbe suçlamasıyla soruşturma açıldı, bildiriyi hazırlayanlar sabaha karşı evleri basılarak gözaltına alındı!

İnanmayacaksınız belki ama bu ülke bundan tam 4 sene önce, bir çikolata reklamı nedeniyle darbe paranoyası yaşadı! Ülkenin en büyük çikolata şirketi Ülker’in 1 Nisan şakalarıyla ilgili bir reklamı, iktidar çevreleri tarafından darbe hazırlığı olarak tanımlanınca kıyamet koptu. Şirket, özür dilemek zorunda kaldı. Reklamın metin yazarı Türkiye’yi terk edip ABD’ye taşındı. Peki çikolata reklamından bile “Bize darbe yapıyorlar” propagandası çıkarmanın sonucu ne oldu? O şakanın yapıldığı 1 Nisan’dan tam iki hafta sonra, 16 Nisan 2017’de referanduma gittik. Çikolata reklamı üzerinden darbe paranoyasının kesintisiz pompalanmasıyla, Erdoğan’ın istediği Türk tipi başkanlık sistemi kıl payıyla kabul edildi. Sonrasını biliyorsunuz; çikolatalı reklamlar bitti, otokratik bir korku filmi başladı.

Quelle: FAZ.NET
  Zur Startseite
Verlagsangebot
Verlagsangebot