İstanbul’dan mektuplar

Silahlı selefileri izleyip doktorları ihanetle suçlamak!

Von Bülent Mumay
26.09.2020
, 08:56
Türkiye’yi yönetenlerin tehlike anlayışı oldukça tuhaf. Tarihi propaganda dizisini eleştirmenin bile gözaltı sebebi, doktorların ise virüsten tehlikeli sayıldığı ülkede; selefilerin silahlandığı ihbarını devlet uzun süre izlemekle yetindi.

Vurdulu kırdılı Türk filmlerinde, mafya liderlerinin klişe cümlelerinden biridir: „Bu aleme girmek kolay, çıkmak zordur…“ Bu replik, tüm dünyanın Covid-19 belasıyla boğuştuğu bugünlerde Türkiye’nin uyguladığı politikayı da özetliyor. Dünyanın hangi ülkesinde yaşıyor olursanız olun, elinizi kolunuzu sallayarak Türkiye’ye girebiliyorsunuz. Ne bir Covid-19 testi soruluyor size, ne de bir sağlık raporu… Oysa Türkiye’den ayrılmak isterseniz, check-in bankosunda Türk Hava Yolları görevlisine “Covid-19 negatif” raporunuzu göstermeden uçağa binemiyorsunuz. Test sonucu olmadan Türkiye’yi terk edememenin sebebi belli: Uçağın gideceği ülkeler, Türkiye’deki salgın durumunun ne kadar ciddi olduğunu gayet iyi biliyor. O nedenle test yaptırmayan kimseyi kabul etmiyor. Bizim kimseye test sormamamızın nedeni de çok açık: Paramız yok, turistin getireceği dövize ihtiyacımız var! Mafyanın keskin kuralı işliyor yani bizde de: Türkiye’ye girmek kolay, çıkmak zor!

Zur übersetzten, für die deutschen Leser redaktionell bearbeiteten Fassung der Kolumne
Alman okurlar için çevrilip düzenlenmiş versiyonu için tıklayın

Salgın, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mart ayından itibaren yükselişe geçti. Günlük vaka sayımız, nisan ayında zirveye ulaştı: 5138! Haksızlık etmemek lazım, hükümetin aldığı bazı önlemler ve sağlık çalışanlarının büyük özverisiyle haziran ayı başında 786’ya kadar düştü. Ancak Türkiye’yi yönetenler için sağlıktan daha önemli bir şey vardı: Ekonomi! Erdoğan, 1 Haziran’da kameraların karşısına geçerek “normalleşme” adımları açıkladı. Salgından önce krize giren ekonomiyi canlandırabilmek için iç ve dış turizmi hareketlendirmek için neredeyse tüm önlemleri askıya aldı. Vaka sayısını 1000’in altına düşürmeyi başaran doktorlar, turizm için erken normalleşme adımlarının salgını kontrolden çıkaracağı uyarısında bulunuyordu. Ancak bu çağrılara hükümette kulak asan pek olmadı.

Hali hazırda yabancı turistlerin Türkiye’ye gelmesi için vaka sayılarının kasten düşük açıklandığı eleştirileri varken; tüm iç ve dış seyahat kısıtlamaları kaldırıldı. İç turizmin canlanması için, öğrencilerin sınav takvimleri öne çekildi. Alışveriş merkezleri, kapılarını ardına kadar açtı. Erdoğan, 350 bin kişiyle birlikte Ayasofya’yı cami olarak hizmete açtı. Anadolu’daki bir kentte, binlerce insanın katıldığı miting düzenledi. Hekimler izolasyon ve sosyal mesafe diye yalvarırken, partisine 100 bin üyenin katılımı için İstanbul’da tören düzenledi. Hükümetin hem para kazanmak hem de siyasi propaganda için attığı bu adımlar, vaka sayısını yeniden 2 binlere yaklaştırdı. Gerçekliğine şüpheyle yaklaşılan aynı resmi rakamlara göre; koronadan günlük can kaybı 60’ı geçti. Aylardır verdikleri amansız mücadelenin boşa gittiğini gören ve resmi rakamlara göre yaklaşık 70 sağlık çalışanını koronadan kaybeden hekimler, geçen hafta isyan etti.

Türkiye’deki doktorların yüzde 88’inin üyesi olduğu Türk Tabipler Birliği (TTB), hükümetin adımları yüzünden vaka sayısında yaşanan artışlara dikkat çekmek ve koronayla mücadelede can veren meslektaşlarını anmak için; geçen haftayı „Yönetemiyorsunuz, Tükeniyoruz“ haftası ilan etti. Salgının başından bu yana hükümetin sağlık politikalarını eleştiren, rakamların şeffaf şekilde paylaşılmasını isteyen hekimler; sözlerini duyuramayınca çareyi eylem yapmakta buldu. Yakalarına taktıkları siyah kurdelelerle, örgütlü oldukları hastanelerde kısa süreli eylemler yaptılar. Ülkenin en büyük sağlık örgütü, bu isyanı nedeniyle „ihanet„le suçlandı. Erdoğan’ın ittifak ortağı olan aşırı milliyetçi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, siyah kurdele eyleminin „zehirli ve illet bir komplo“ olduğunu savunarak TTB’nin kapatılmasını istedi. Hızını alamayan Bahçeli, eylem yapan doktorların “Virüsten daha tehlikeli” olduğunu açıkladı!

Doktorların hain ve virüs ilan edildiği günlerde, çok daha büyük tehlikeler bekliyordu bizi. Örneğin hükümete desteğiyle bilinen bir tarikat lideri, çıktığı bir canlı yayında Türkiye’de silahlı 2 bin selefi derneğin olduğunu açıkladı. Hayatlarında mantar tabancası bile kullanmayan onlarca gazeteci ve aydının tutuklu olduğu bir ülkede, bu açıklamaya ne Erdoğan, ne de doktorlara savaş açan Bahçeli kulak kabarttı. Milyonların televizyondan izlediği bu açık itirafa, yargımız da kulak vermedi. Aynı tarikat lideri, sorumluluk sahiplerinin ses vermemesi üzerine bir açıklama daha yaptı: “Savcılar beni çağırsın, silahlanan derneklerin isimlerini vermeye hazırım.”

Tarikat liderini bu çağrısına rağmen ifadeye davet eden olmadı. Çünkü savcılarımızın çok daha önemli işleri vardı. Devlet televizyonunda yayınlanan propaganda kıvamındaki tarih dizisini eleştiren gazeteci Oktay Candemir, “tarihi kişiliklerin hatırasına hakaret” suçundan sabaha karşı evi basılarak gözaltına alındı. Şaka değil, silahlı selefi örgütleri araştırmak yerine; tarih dizisini eleştiren bir gazetecinin peşine düştü savcılarımız. Yargımızın yapacak başka işleri de vardı elbette. Eski bakanlara hakaret ettiği gerekçesiyle, 90 yaşındaki emekli öğretmen Hasan Basri Aydın tutuklayarak cezaevine koymak gibi!

Sadece son bir yıl içerisinde “Erdoğan’a hakaret” suçlamasıyla tam 36 bin kişi hakkında soruşturma açıldı. 12 bin kişi yargılandı, yaklaşık 4 bin kişiye hapis cezaları verildi. Yargılananlardan 308’i 18 yaşın altındaydı, yani çocuktu. Hapis cezasına çarptırılanlardan sadece binlerce vatandaştan birinin „suç“unu paylaşayım sizlerle… Sosyal medya hesabında şu cümleyi yazmıştı: “Benzini boş verin, dünyanın en pahalı cumhurbaşkanı bizde…” Elbette böylesi bir cümlenin bedelini epey “pahalı” ödedi Vezir Emeç adlı vatandaş… 2 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Hakkınızda dava açılması için ille Erdoğan’ı eleştirmeniz de gerekmiyor. Göreve getirdiği bürokratları eleştirmek de büyük bir risk. Mısra Öz, iki yıl önce 25 kişinin can verdiği tren kazasında, 9 yaşındaki oğlu Oğuz Arda’yı kaybetmişti. Faciada sorumluluğu olanların yargılanması için attığı tweetler nedeniyle hapis cezasıyla karşı karşıya. Tren kazasındaki ihmaller nedeniyle tek bir kişi hakkında bir dava yok. Ama anne Mısra Öz, faciada sorumluluğu olanları eleştirdiği için 4 yılı aşkın hapis istemiyle mahkeme önüne çıkarıldı geçen hafta…

„Virüsten daha tehlikeli“ ilan edilen doktorların ihanetle suçlandığı, dizi eleştiren gazetecilerin tutuklandığı, 90 yaşındaki öğretmenlerin hapse konulduğu, silahlı selefi örgütlerin yerine çocuklarını kaybeden annelerin yargılandığı hafta; Erdoğan’dan şöyle bir açıklama geldi: “Avrupa ve Amerika, demokraside ve ekonomide tümüyle yerle yeksan olsa bile biz, milletimizi her alanda kalkındırmaya, hak ve özgürlüklerini genişletmeye devam edeceğiz. Bunun adı Türkiye modelidir. Başka bir yerde, insani değerler üzerinde bina edilmiş böylesine samimi bir demokrasi bulamazsınız.”

„Samimi“ olarak söylüyorum; yerinizde olsam, Erdoğan’ın sözünü dinlerdim. Demokrasiyi başka yerde arayarak başımı belaya sokmazdım.

Quelle: FAZ.NET
  Zur Startseite
Verlagsangebot
Verlagsangebot